Bilgi Yarışması, Ana Sayfa

Ana Sayfa

İkili Yarışmalar

Kelime Yarışmaları

Zeka Yarışmaları

Günlük

Foto Kulüp

Bir Soru

Serbest Kürsü

Dostluk

Üyelik
Ana Sayfa
Seçkin Üyelik
Mesaj Kutusu
Tavsiye Et
Tıkla Kazan
Ödül Listesi
Gruplar / Sıralama
Sohbet Odaları
  Üyelik
Kullanıcı adı
Şifre
Yeni üye
Şifremi unuttum
Tavsiye Edenlere 10,00 Bonus
Tavsiye edeceğiniz e-posta adresi


%50 Daha Hızlı Flash Menü

Aktif soru
27.965
Aktif üye
765

Bayrak

GÜNLÜK ÖZELLİKLERİ
Günlük sahibipatara52 - Kamu
Günlük adıOUT OF AFRICA - Herkese açık günlük
Toplam okunma sayısı22340
Son güncelleme / Toplam kayıt20.08.2009 00:53:00 / Toplam kayıt: 6

GÜNLÜK KAYITLARI
Afrika'nın Rus edebiyatındaki izleriYeni yorum girAç/Kapa

Dieudonne Gnammankou’yu (İsmi “diyödone” olarak okunur. Fransızca konuşan Afrikalılarda sık rastlanan bir isimdir. Türkçe’de tamı tamına “Hüdaverdi” anlamına gelmektedir) bir dostumun bana anlattığı bir hikaye vesilesiyle keşfettim. Benin’li bir tarihçi, araştırmacı ve dilbilimci. Benin, batı Afrika’da bir ülke. Dieudonne’nin araştırmaları sonucunda 1996 yılında ortaya attığı bir tez de anlatacağım hikayeyi oldukça etkileyen bir sonuç doğurmuş.

 

Kahramanımız küçük İbrahim, 1696 yılında, sonradan adının “Lagon” olduğunu hatırladığı bir Afrika köyünde doğar. Lagon,  Henry Salt Logo’nun 1810 tarihli haritasına göre, doğu Afrika’da bugünkü Etyopya ile Eritre’nin sınırını oluşturan Mareb Nehri’nin kuzeyindeki Loggo Sarda bölgesinde bir köydür. Hristiyan Tigrinya ile müslüman Saho bölgelerinin örtüştüğü bir noktadadır. Küçük İbrahim, 1703 yılında, kızkardeşi Lahan ile birlikte bölgeden alınır ve Osmanlı Sarayı’na getirilmek üzere İstanbul’a doğru yola çıkarılır. Lahan bu yolculuk sırasında ölür. İbrahim ise saraya getirilir ve köle olarak satılmak üzere beklemeye başlar. 1704 yılında İbrahim’i, o sıralarda Rusya Çarlığı’nın Bab-ı Ali’deki Büyükelçisi olan Pyotr Andreyeviç Tolstoy’un (bu şahıs meşhur Rus yazar Leo Tolstoy’un büyük dedesidir) yardımcılarından biri olan Savva Raguzinsky satın alır. Tarih belgelere dayandıkça güçlü bir anlam ifade eder. Biz de 0na göre davranalım. Raguzinsky’nin 21 Temmuz 1704 tarihinde, Moskova’da Çarlık Sarayı’nın başmabeyincisi Kont Golvin’e yazdığı bir mektupta şu ifadeler yer almaktadır: “Size üç zenci çocuk gönderiyorum. Bunlardan ikisi sizin için, biri de Büyükelçiniz içindir. 0nları satın alabilmek için çok uğraştım. Dilerim salimen size ulaşırlar ve umarım istediğiniz gibidirler. Çok siyah ve çok güzeller.”

 

İbrahim’in yolculuğu bu şekilde devam eder ve kader 0nu bu defa Moskova’ya götürür. O sıralarda Çar Büyük Petro’dur (nedense biz Deli Petro deriz!). Zenci çocuklar, Petro’nun talimatı üzerine satın alınmışlardır. Batı imparatorluklarında ve saraylarında yaygın olan zenci köle sahibi olma modası, anlaşılan o devirde yavaş yavaş Çarlık Rusya’sında da etkisini göstermeye başlamıştır. İbrahim, Petro’nun himayesine girer ve 1705 yılında, bugünkü Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta vaftiz edilerek 0nun evlatlığı olur.  Kısa zamanda, matematik, geometri ve birkaç yabancı dili çok iyi öğrenir. 1717 yılında, Çar İbrahim’i eğitimini sürdürmesi için Fransa’ya gönderir. Bu defa Paris’te saray çevrelerinde yetişen İbrahim, güzel sanatlar, bilim ve askeri teknik alanlarında eğitim alır. Fransa kralı XV.Louis’nin ordusunda İspanya kralı V. Philip’e karşı savaşır ve yüzbaşı rütbesine kadar yükselir. 1722 yılında ise, artık Rusya’ya geri dönme zamanı gelmiştir. Batı’da aydınlanma çağının önde gelen şahsiyetleri ile tanışmış, dostluklar kurmuştur. Diderot, Montesquieu ve Voltaire’i tanımaktadır. Voltaire’in 0nun için “aydınlanmanın karanlık yıldızı” dediği bile söylenir. İbrahim, belki biraz da kökenlerinden kaynaklanan bir içgüdü ile, belki de ileride önemli bir askeri komutan olacağının sezgisiyle, Rusya’ya dönmeden önce Hanibal soyadını alır. Artık o Rusya’da Abraham Ganibal olarak bilinecektir.

 

Rusya’ya dönünce Abraham Gannibal’in şansı beklediği kadar yaver gitmez. Petro 1725 yılında ölünce, 1727 yılında Abraham’ı da Sibirya’ya sürgüne gönderirler. Ancak askeri ve mühendislik bilgileri o kadar iyidir ki, 1730 yılında affedilir ve geri döner. 1741 yılında Petro’nun kızı Elizabet’in iktidara geçmesiyle birlikte, generalliğe terfi ettirilir ve bugünkü Estonya’nın başkenti olan Tallin’e, o zamanki adıyla Reval’e, bölge askeri yetkilisi olarak tayin edilir. Gannibal iki kez evlenir. Birinci eşi Rum asıllı Evdokia Dioper’dir. 0ndan bir kız çocuğu olur. Evdokia Gannibal’le zoraki evlendirildiği için bir süre sonra 0nu aldatır. Gannibal bunu öğrenince karısını tutuklatır ve 0nbir yıl sürecek bir hapis hayatına mahkum eder. Bir müddet sonra da Christina Regina Siöberg isimli bir kadınla yaşamaya başlar. 0ndan 1735 yılında bir çocuğu olur. Bunun üzerine evlenmeye karar verirler. Ama Abraham o sırada hala Evdokia ile evlidir. Buna rağmen 1736 yılında Christina ile evlenir. Bu evlilik, ancak Abraham’ın 1753 yılında Evdokia’dan boşanabilmesi ile meşruiyet kazanacaktır. Abraham’ın bu ikinci evliliğinde mutluluğu bulduğu anlaşılıyor, zira Christina’dan tam 0n tane çocuğu dünyaya gelir. Bu çocuklardan biri de Osip’tir. Osip de büyür, evlenir ve bir kızı olur. Kızının adı Nadejda Ossipovna Gannibal’dir. Nadejda da büyür ve evlenir. Evlendiği kişi Sergei Lvoviç Pushkin’dir. 6 Haziran 1799’da doğan oğulları Aleksandr ise, modern Rus edebiyatının  babası Aleksandr Sergeyeviç Pushkin’in ta kendisidir.

 

Rus tarihçiler, Pushkin’in büyük dedesi olan Abraham Gannibal’in hep Etyopya’lı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Benin’li araştırmacı Dieudonne Gnammankou ise, Afrika kökenli meşhur şahsiyetlerin soyağaçları ile ilgili olarak yaptığı çalışmalarda, 1703 yılında Afrika’dan İstanbul’a götürülen küçük İbrahim’in çikolata renkli bir Etyopya’lı değil, gerçek bir Afrika zencisi olduğunu ileri sürer. 0nun tezine göre, Lagon köyü denilen yer, orta-batı Afrika’da, Çad ile Kamerun arasındaki Çad gölünün çevrelerinde bulunan Logone Birni isimli bölgededir. Gnammankou, Rus tarihçilerin tezini Pushkin’in büyük dedesinin zenci değil de, hiç olmazsa melez olduğunu kanıtlamaya çalışan ırkçı bir tez olarak görür. Gnammankou’nun bulgularından sonra, Rusya’da da artık Pushkin’in büyük dedesi hakkındaki düşüncelerde ve kayıtlarda bir değişiklik yaşandığı gözlenmektedir.

 

Ben Gnammankou'nun tezini gerçeğe yakın buluyorum. Bunu destekleyen bir veri olarak da Savva Raguzinsky'nin 21 Temmuz 1704 tarihli mektubunda sözünü ettiği üç küçük zenci çocuk için "çok siyahlar ve çok güzeller" ifadesini önemli bir kaynak olarak görüyorum. Gnammankou da kesin bir yargıya varamıyor. Rus tarihçilerin ilk tezinin yanlış olduğunu kanıtlamak da yüzde yüz olanaklı değil. Ancak şu bir gerçek ki, ister doğu, ister batı kökenli olsun, Pushkin’in büyük dedesi bir Afrika’lı. İnsanlık tarihine din, dil, ırk, milliyet gibi unsurlardan arındırarak baktığınızda, kimbilir daha ne ilginç hikayeler bulabilirsiniz. Bu hikayelerdeki gerçeklerin de hiçbiri insanın kendi değerini azaltmaz. Tıpkı, bu hikayeyi öğrendiğimde Pushkin'in benim gözümdeki değerinin azalmadığı gibi.



Kayıt tarihi : 1.08.2009 - Toplam yorum : 5

Gerçekten de çok etkileyici bir hikaye. Çok da güzel anlatmışsınız... Köken konusunda, geçen gün açtığım günlükte bir yoruma cevap olarak yazmıştım; sonuçta hepimiz Afrika'nın ortalarından dünyaya yayılan bir insan topluluğunun değişmelere uğramış son kuşak üyeleriyiz. Yani ortak atadan geldiğimize göre, farkı dışımızla değil, karakterlerimizle, bilgimiz ve eğitilmişliğimizle belirlememiz gerekiyor. Fark yaratan unsurlar da bu hikayede gayet güzel ortaya çıkmış zaten. Tabii bu arada "kader" ve "şans" faktörlerini de gözardı etmemek lazım.:)

 

Teşekkürler sevgili Acemibilge.


Kayıt tarihi : 1.08.2009 17:02:00 - Yorum sahibi: acemibilge

çok ilginçti, harika bir öyküdü çok ama çok keyif alarak okudum teşekkürler

Eksik olmayın. Beğendiğinize sevindim.


Kayıt tarihi : 11.08.2009 23:10:00 - Yorum sahibi: m_m_c_

Gerçekten çok etkileyici ve sürükleyici bir konu,tabi yorumumda haklılığınıza katılmak olacaktır sadece,hele anadoluda yaşanan göçler,yaşayan kavimleri göz önüne alırsak acaba biz kimiz diye kendimize sorabiliriz,ben sadece doğduğum günden beri bu ülkede TÜRK vatandaşı olarak yaşadım inşallah ölene kadarda aynı kimliğimle yaşarım.

 

Teşekkür ederim. Sizi temin ederim ki, kimliğinizi ölene kadar kimsenin değiştirmeye gücü yetmeyecektir.


Kayıt tarihi : 11.08.2009 23:10:00 - Yorum sahibi: milkman74

Bay Patara; siz hiç bilgisayarın başına henüz geçmişken, tepenize dikilen evladınız tarafından dakka bir gol bir "ne zaman kalkacaksın" gibi sözlerle tacize uğradınız mı? Şu anda bu davranışa maruz kalıyorum ve 0na sinir oluyorum.:)) Okuyacağımı anlayamayacağım için, yorum da yazamayacağım. Gece o tıngırdatırken, rahat rahat girip, okur ve yorum yazarım.:) bugün ben de bir tuhaflık var, kendimi çok hınzır hissediyorum. Sevgilerimi sunarak, zarif bir reveransla size bay bay diyorum.:))

Sevgili Güzin hanım, benim sabırlı olduğumu bilirsiniz. Yorumunuzu sakin bir zamanınızda okuyunca yazılmak üzere bekliyorum. Benim için değeri büyük. Sevgi ve selamlar.


Kayıt tarihi : 13.08.2009 12:35:00 - Yorum sahibi: guzin4

Bay Patara, okurken diğer arkadaşlarımla aynı hisse kapıldım, etkileyici ve sanki bir hayat ağacı hikayesi gibiydi. Gözlerimin önünde hızlı bir film şeridi gibi canlandı. Siz Puşkin deyince, merakımı çekti, Google dan bir resmine dikkatlice baktım. Daha önce okuduğum bir kaç eserinin arkasında bulunan fotoğrafına dikkatlice bakmamıştım hiç. :) Kökeninin izlerini belli ediyor mu diye ama pek anlayamadım, var gibi de yok gibide. Ama dediğiniz gibi bunun ne önemi vardı ki? Neticede o etkileyici ve klasikleşmiş eserler yaratan biriydi.

Dolayısıyla da okuduktan sonra şöyle bir düşündüm, aklım başka yerlere de gitti. Rahmetli babam gençkızlığımda soyağacımızı çıkardığını söylemişti , 500 yıl öncesine kadar ulaşmış. Anlattıkça şaşırmıştım. Hüzünlü hikayelerle doluydu. Keza babaanemin yaşanmış, 0nun da kendi ninelerinden, büyükbabalarından duyduğu öyküler. Hatta bir ara yazmayı bile düşünmüştüm günlük olarak.

Oldum olası biyografileri sevmişimdir. Tarihden zevk almışımdır. Daha ziyade insani boyutları ilgimi çekmiştir. Bu nedenle zevkle okudum, üstelik çok bilgilendirici olmuş. Puşkin bir Afrikalı ha! .:) Herhangi biri dese, inanmazdım.:) Ellerinize sağlık, teşekkürler Bay Patara.:)


Sevgili Güzin hanım, sizin her zamanki içinizi dökerek yazma üslubunuz hiç değişmemiş. Ne de dolu bir yorum yazmışsınız. Teşekkürler. Afrika Günlüğü'm devam edecek. Ettikçe diğer bölümlerini de ilginç bulacağınızı umarım.


Kayıt tarihi : 20.08.2009 00:53:00 - Yorum sahibi: guzin4


Neden "Kanlı Elmas"?Yeni yorum girAç/Kapa

Kanlı Elmaslar hakkında okuyucuyu sıkmak pahasına da olsa yazdığım bu teorik arka planla gelmek istediğim nokta elbette bu gerçek hayat hikayesini konu alarak işleyen ve Afrika'nın temel sorunlarından bazılarını beyaz perdeye taşıyan "Kanlı Elmas" (Blood Diamond) adlı filmdi. Yedinci Sanat, kimi beğense de, kimi beğenmese de, bazı örnekleriyle izleyiciyi bilinçlendirmek adına önemli bir rol oynayabilir. Sanatın bilinçlenmeye yardımcı olabileceğini gösterecek en güzel örnekleri bulmak her zaman mümkün olmayabilir. Ben "Kanlı Elmas" filminin böyle bir işlevi olduğuna inanıyorum. Ama başka bir örnekten de kısaca söz etmek isterim. Bilmem hatırlayanlar var mıdır? Vietnam savaşı sırasında napalm bombası atılan köyünden kaçan ve ölmekten ancak üzerindeki yanan elbiseleri çıkararak kurtulan Kim Phuc isimli küçük Vietnam'lı kız çocuğunun fotoğrafını hiç gördünüz mü? Bu fotoğrafı çeken Associated Press fotoğrafçısı Nick Ut, 1972 Pulitzer ödülünü kazanmıştır. Nick küçük kızın çırılçıplak fotoğrafını çekerken sanat üretmeyi değil haber üretmeyi hedefliyordu. Ama fotoğrafı çektikten hemen sonra da küçük kızı hastaneye taşıyan yine kendisiydi. Hastanede savaş yaralıları ile uğraşan personel küçük kıza hiç ilgi göstermemişti. Nick, küçük masum kızın fotoğrafını çektiğini ve bunun tüm dünyada görüleceğini söyleyince Kim Phuc ameliyat masasına alındı ve hayatı kurtuldu. Kimsenin gerçek olduğuna inanamayacağı bu hikayenin kahramanı küçük Kim, hastanede 0ndört ay boyunca 0nyedi ameliyat geçirdi ve yaşam mücadelesi verdi. Bugün Kanada'da yaşıyor ve kendi adına kurduğu bir Vakfın sahibi. Vakıf, dünyanın dört bir yanında savaş kurbanı olan çocuklara tıbbi yardım sağlıyor. Bu güzel sonuca ulaşılmasındaki en önemli faktör ise, Nick Ut tarafından çekilen o fotoğraf... İşte "Kanlı Elmas" filmi de, Afrika'daki insanlık trajedisinin gözler önüne serilmesine, elmas ticaretinin perde arkasına, iç savaşın acımasızlığına ve Afrika'da çocukların nasıl istismar edildiğine dikkat çekmesi bakımından beğenilesi bir film. Ben "Kimberley Senedi"nden bu film sayesinde haberdar oldum.

                                                                 - - - - - - - - - - - - - - -

Film dikkatle izlendiğinde, kuşkusuz elmas ticaretinin ötesinde Afrika'nın yapısal bazı diğer meselelerine de parmak bastığı için dikkat çekiyor. Hikayedeki belli başlı kahramanların hemen hepsi Afrika'dan gitmek istiyorlar. Baş kahraman Leonardo di Caprio, elmas karşılığında isyancılara silah satan bir eski paralı asker. Birlikte çalıştığı paralı asker grubundan ayrılmış, artık tek başına çalışıyor. Hedefi, bir vurgun vurup artık bu çileli hayatına bir son vermek ve Afrika kıtasından "kendini kurtarmak". Daha önce çalıştığı paralı askerlerin şefinin de hedefi aynı: o da artık isyan bastırmak için canını tehlikeye atarak sürdürdüğü bu yaşantıdan bıkmış, son bir vurgun yaparak kıtadan ayrılmak ve artık sakin bir hayatı garanti etmek istiyor. Beyaz adam, Afrika kıtasında kalıcı olmak istemiyor. Filmin bir diğer kahramanı Sierra Leone'li köylü de kıtadan ayrılmak istiyor. Ama 0nun hedefi yeniden geri dönmek. Oğlunu okutup doktor yapmak istediği, balık tutarak yaşantısını sürdürdüğü köyünde birgün isyancıların saldırısı sonucu elmas madenlerinde çalıştırılmak üzere esir alınırken, ümitlerini bağladığı oğlu da isyancıların istismar ettiği bir çocuk askere dönüştürülüyor. Sierra Leone'li babanın bulduğu bir elmas herkesin ele geçirmek istediği bir maddeye dönüşüyor. Beyazlar bu elması kendilerini kurtarmak ve hayatlarının geleceğini garanti etmek için ele geçirmeyi isterken, siyah adamın hedefi bu elmasla ülkesinin dışına kaçıp oğlunu okutmak, 0nu doktor yapıp yeniden ülkesine dönmek ve kendi halkına kazandırmak. Her ne kadar bu filmde Leonardo üstün bir başrol performansı sergiliyorsa da, filmin iyi adamı siyah Sierra Leone'li köylü. İnsani değerleri, idealizmi ve somut hedefleri 0nun ağzından dinliyorsunuz. Öte yandan, filmde çocuk askerlerin nasıl eğitildikleri, nasıl kandırıldıkları, nasıl bir savaş makinesine dönüştürüldükleri de çarpıcı bir biçimde anlatılıyor. Bugün dünya üzerinde çocuk askerlerin sayısının en yüksek olduğu bölge Afrika kıtasıdır. Çocuk deyip de geçmeyiniz! Bahse konu çocuklar yaşları 0nbeşin altında olanlardır. 2004 yılındaki tahminler, sıcak savaş ve çatışmaya giren çocuk sayısının yüzbinin üzerinde olduğunu ortaya koymuştu. İnsan Hakları İzleme kuruluşu Human Rights Watch ise 2007 yılı Temmuz ayı itibarıyla dünya üzerinde yirmiden fazla ülkede ikiyüzbin ile üçyüzbin arasındaki küçük yaşlı çocuğun, isyancı örgütler veya düzenli ordu kuvvetleri tarafından çocuk asker olarak kullanıldığını ileri sürüyordu. Ya seks kölesi olarak kullanılan kız çocuklarına ne demeli?

                                                                                - - - - - - - - - - - - - - -

Afrika'nın sorunlarını anlamak ve anlatmak için sadece film yapmak tabii ki yetmez. Afrika'yı ve Afrikalı'yı sevmek, herşeyden önce 0nun da insan olduğunu düşünmek ve sorunlarını çözmekte yalnız kalıyorsa yardımcı olmak çok doğal bir insanlık refleksi olmalıdır. Sinema, izleyenlerde belli konularda bilinçlenme yaratmak amacını hedeflediği zaman, şayet iyi bir senaryo, kuvvetli bir oyuncu kadrosu ve iyi bir fotoğraf çekimi ile görselliği etkin biçimde kullanabiliyorsa başarılı bir sonuca ulaşabilir. Bu elbette sinemaseverlerin sinemada bu tür mesaj veren filmleri seçmeleri gerektiği anlamına gelmemektedir. Bazen hepimiz hafif konulu, yorucu olmayan, fazla düşündürmeyen, daha çok eğlendirmeyi hedefleyen sinema filmlerine ihtiyaç duyarız. Sinema zevkini belki de sadece bu amaca sınırlayanlar da olabilir. "Kanlı Elmas" filmi, Afrika'lıyı iyi anlatan, beyaz adamın Afrikalı'yı anlamasına yardımcı olmak amacıyla yola çıkan bir film olduğu için önemli bir boşluğu dolduruyor. İzleyeceklerin beğenmesini dilerim.

                                                                            

Afrika ile ilgili yazmaya başladıktan sonra daha çok okumaya da başladım. Bu faaliyetlerim sırasında ilginç hikayelere de rastladığımı itiraf etmeliyim. Batı Afrika'dan ayrılmadan önce, Afrika'nın doğusuyla da bir köprü kuracak biçimde anlatmak istediğim bir hikaye var. Bundan sonraki fasıl 0nu konu alacak.



Kayıt tarihi : 31.07.2009 - Toplam yorum : 2

İlk fırsatta, ilk izleyeceğim film bu olacak. Hikayeyi ise sabırsızlıkla bekleyeceğim.:)

Filmi beğeneceğinizi umuyorum. :)

 


Kayıt tarihi : 1.08.2009 08:40:00 - Yorum sahibi: acemibilge

Filmi yeniden seyretmiş gibi oldum.Daha doğrusu başka bir gözle daha seyretmiş gibi oldum...Nasıl güzel anlatıyorsunuz.Hiç sıkılmadan okuyorum.Emeğinize sağlık.Blood Diamond da benim için en önemli ve doğru karakter de Sierra Leone'li köylü  idi..hiç olmazsa 0nun ulvi bir amacı vardı değil mi ama:)

Evet. Filmi izlemeyenlere herhangi bir dezavantaj yaratmamak için senaryo ve hikayenin gelişimi hakkında daha fazla yazamıyorum. Ama, sizin de belirttiğiniz gibi, filmdeki "iyi adam" Sierra Leone'li köylü idi. Oğlunu kurtarmak için çırpınışı bence göz yaşartıcı idi.


Kayıt tarihi : 1.08.2009 11:35:00 - Yorum sahibi: emelatam


Sizin elmaslarınız temiz mi yoksa "Kanlı" mı?Yeni yorum girAç/Kapa

İnsanlık tarihinin savaşlarla dolu olması ne kadar hazin de olsa bir gerçektir. Bir insanın diğer bir insan tarafından öldürülmesini düşünemeyenler de vardır, milyonlarca insanın öldürülmesini planlayanlar da... Yazık ki, insanoğlu bugüne kadar savaşların önünü alabilecek bir mekanizma geliştirememiştir. Savaşların en acı olanı ise kuşkusuz iç savaştır. Düşünebiliyor musunuz? Birarada yaşayan bir halkın, din, mezhep, etnik ayırımcılık, ekonomik nedenler, hanedan kavgaları gibi nedenlerle birbiriyle savaşan iki gruba ayrılması ve kan dökmesi nasıl mümkün olabiliyor? Hele böyle bir iç savaşın ardından barış sağlanınca bu halkın geçmişin yaralarını sararak tekrar birarada ve barış içinde yaşaması nasıl sağlanabiliyor? İç savaş, genellikle bir ulus devletin içinde iki grubun birbiriyle savaşması veya iki farklı ulusun birlikte oluşturdukları bir devletin içinde ayrışmaya giderek birbiriyle çatışması şeklinde tarif edilebilir. Savaşın nedenleri hakkında her zaman teoriler geliştirilmiştir. Ben bu konularda bir araştırmaya başlayana kadar iç savaşın nedenleri hakkında da teoriler olduğunu bilmiyordum. Varmış! 2000'li yılların başlarında Dünya Bankası iç savaşın nedenleri hakkında bir araştırma yaptırmış. Collier-Hoeffler Modeli olarak anılan bu araştırma esnasında 1960 ile 1999 yılları arasında beş yıllık iç savaşlardan oluşan 78 örnek incelenmiş ve bazı önemli bulgular elde edilmiş. Bunların ayrıntısına uzun uzun girmek istemiyorum. Ama çarpıcı bir tespiti vurgulamakta fayda var: Bir ülkenin ihracatında herhangi bir temel meta önemli yer tutuyorsa o ülkede iç savaş riski yüksek. Daha da ilginci, üzerinde çalışılan örneklerden hareketle, gayrısafi milli hasılanın %32'sini bu temel metanın oluşturduğu ülkelerde, herhangi bir beş yıllık dönemde iç savaş çıkma riski %22. Yine bu örneklere bakıldığında ortaya çıkan bir diğer gerçek ise, petrole dayalı ekonomilerde bu durum diğer kıymetli maden veya ürünlere dayalı ekonomilere oranla daha ender iç savaş sonucunu doğuruyor. (Eh, bu da mantıklı sayılır, zira bir altın madenini ele geçirmek, bir petrol kuyusu veya rafinerisini ele geçirip işletmekten daha kolay!) Bu teorik arka plandan hareketle gelmek istediğim nokta elbette "Kanlı Elmaslar"! Kanlı Elmas, elmas ticaretinde bir savaş bölgesinde elde edilerek isyanın finansmanı, işgalci ordunun savaş masrafları veya herhangi bir yerel savaş ağasının faaliyetleri için satılarak gelir sağlayan, özellikle de Afrika'da bu maksatla kullanılan elmasa verilen addır.

                                                                        - - - - - - - - - - - - -

Sierra Leone 1991-2002 yılları arasındaki 0nbir yıllık dönemde 0nbinlerce insanın ölümü ve iki milyonun üzerinde insanın da yerlerinden edilmesine neden olan bir iç savaş yaşamıştır. 1985 yılında ülkede bir askeri liderin yönetimi ele geçirmesini kabul edemeyen bir grup öğrenci Sierra Leone'yi terkederek önce Ghana'ya oradan da Libya'ya geçerler. Bunlar Libya'da Kaddafi'nin gizli servisinin askeri eğitim kamplarında devrimci ideoloji ile tanışıp eğitim alırlar ve bir süre sonra yeniden Sierra Leone'ye dönerler. Sierra Leone elmas çıkarılması ve ihracına dayalı bir ekonomiye sahiptir. Hedef ülkenin elmas üretiminin kontrolünü ele geçirmektir. Elmas ülkenin gelir kaynağı olmaktan çıkarılıp da devrimci grupların eline geçerse bu silah temini için kullanılacak, böylece isyancılar ülkedeki yönetime karşı başkaldırarak savaşacak ve nihayetinde ülkenin yönetimini ele geçirebileceklerdir. İşte Sierra Leone iç savaşının taraflarından biri bu hedefi gerçekleştirmek için başkaldıran Devrimci Birleşik Cephe'dir (DBC). DBC, iç savaş boyunca her türlü yöntemi kullanır. Maalesef Afrika'daki iç savaşların ve yıkımın en önemli araçlarından birini de çocuklar oluşturmaktadır. Sierra Leone iç savaşı boyunca binlerce çocuk hem hükümet kuvvetleri tarafından hem isyancılar tarafından kullanılmışlardır. Erkek çocuklar, ya dogma ile beyinleri yıkanmak suretiyle, ya da uyuşturucu ile müptela haline getirilerek askerleştirilmişler, kız çocuklar da seks kölesi olarak kullanılmışlardır. İsyancılar da, ordu da elması kendi maksatlarına yardımcı olmak üzere bir meta olarak kullanmış ve elmas üretiminden elde edilen gelirle savaş yapmışlardır. Aynı durum Sierra Leone'nin komşusu Liberya'da da söz konusu olmuştur. 1988-2001 yılları arasında kendi ülkesinde de iç savaş yaşayan Liberya'nın devrimci devlet başkanı Charles Taylor, Sierra Leone'deki DBC'ye silah temini karşılığında elmas alarak finansman sağlamıştır. 2001 yılında Birleşmiş Milletler Liberya'nın elmas ticaretine müdahale etmiş, Taylor Cumhurbaşkanlığından azledilmiş, önce Nijerya'ya sürgüne gönderilmiş, bilahare Uluslararası Adalet Divanı tarafından savaş suçları ve insanlığa karşı suç ithamlarıyla da yargılanmaya başlanmıştır. İşte "Kanlı Elmaslar" bu ve benzeri örneklerde kullanılan, meraklılarının ise ardında kaç insanın kanının akmasına, sefil olmasına, hangi ailelerin acılara boğulmasına kulak asmadan satın aldıkları parlak mücevherlerdir.

                                                                        - - - - - - - - - - - - -

1998 yılında Birleşmiş Milletler'in elmas mücevherinin savaş finansmanı için kullanıldığını tespit etmesi Elmas üreticilerini ve sanayiini olumsuz yönde etkilediğinden, bu defa elmas üreticileri bu duruma bir çare bulmak için kullandıkları elmasın menşeini temin maksadıyla bir plan geliştirmeye çalışırlar. 2000 yılında elmas üreticisi ve elmas sanayii ile uğraşan ülkelerin temsilcileri Güney Afrika'nın Kimberley şehrinde buluşurlar. Maksatları, elmas ticaretinde kullanılan ham elmasın kanlı bir geçmişi olmadığını ve temiz olduğunu belgeleyerek müşteriyi rahatlatacak bir mekanizma oluşturmaktır. Bu amaçla, 2001 yılında Dünya Elmas Konseyi kurulur. Uzun süren çalışmalardan sonra, 2002 yılında bu yeni mekanizmanın Birleşmiş Milletler tarafından da 0naylanması ile birlikte Kimberley Süreci Belgeleme Mekanizması adı altındaki uygulama yürürlüğe girer. Herhangi bir ülke Kimberley Sürecine üye olabilir. Ama bu kullanılan elmasın temiz olduğu anlamına gelmekte midir? Bilmem! Bir kuyumcudan elmas satın alırken elmasın menşeine ilişkin sertifikayı sorar mısınız? Sormadığınız takdirde, menşeinden emin olabilir misiniz? Emin olamazsanız, o elmasın kaç cana mal olmuş olabileceğini bilebilir misiniz? Bilemezseniz, o elması gönül rahatlığı ile taşıyabilir misiniz? Kimberley sürecinin etkin biçimde işlemesi üreticiden ziyade tüketicinin bilinçlenmesine bağlıdır. Bugün yapılan tahminlere göre, elmas piyasasında hala yaklaşık 0n milyon dolarlık kanlı elmasın ticarete tabi olduğu belirtilmektedir. Dikkat!!!  



Kayıt tarihi : 31.07.2009 - Toplam yorum : 1

Hayvan hakları savunucularının yıllardır süren protesto eylemleri sonucu artık ortalıkta kürk giyenlere pek rastlamıyoruz. Gerek kullanıcıların bilinçlenmesi, gerekse çevre baskısından çekinilmesi sonucu kürk kullanımı iyice azalmış durumda. Bu "kanlı elmaslar" konusunda da benzer bir gelişme olabilir diye düşünmeye başladım şimdi.:) Elmas konusunda bugüne kadar bildiklerim, sahip olduğum bir-iki ufak tefek mücevherin dışında (ki bazıları ata yâdigarı) kuyumcu vitrinlerinde gördüklerim ve Topkapı Müzesi'nde bulunan ve kimisi işlenmiş, kimisi ham olarak sergilenen muhteşem örneklerden ibaretti. Dünyada en çok Güney Afrika'da çıkarıldığını, en çok da Belçika'da işlendiğini biliyordum. Burada yazdıklarınızı okuyuncaya kadar işin içinde elmasların yarattığı bir trajedi olduğundan haberim yoktu. Belki de "Kara Afrika" ile pek ilgilenmediğim için (siyasî anlamda), olup bitenlere ilgisiz kalmış olduğumdandır. Şimdi bunları öğrendikten sonra ilgili ülkelere ve elmaslara bakışım farklı olacak artık.:) Yine sayenizde epeyce bilgilenmiş oldum, teşekkürler Santa Patara.:)

Beğendiğinize sevindim Sevgili Acemibilge. Filmi de izleyin, 0nu da beğeneceksiniz. Hele Leonardo di Caprio'yu çok beğeneceksiniz.


Kayıt tarihi : 1.08.2009 00:52:00 - Yorum sahibi: acemibilge


Afrika sinemaya nasıl yansıyor?Yeni yorum girAç/Kapa

Günlüğün başlığı "Out of Africa", ikinci bölüm de "Mandingo" olunca, ister istemez Afrika ile ilgili filmlere de bir girizgah yapmış oluyoruz. Bu fırsatı biraz Batı sinemasının Afrika temasını nasıl ele aldığı ve işlediği fikri üzerinde durarak değerlendirmek istiyorum. Herşeyden önce şunu belirtmekte yarar var: "Mandingo", öyle sinema tarihinde iz bırakan, eleştirmenler tarafından da övgüyle anılan bir film değil. Hatta, ünlü çağdaş yönetmen Quentin Tarantino (ünlendiği filmleri; Reservoir dogs, Pulp Fiction, Jackie Brown, Kill Bill) "Mandingo" için "sömürü sinemasının en büyük bütçeli filmlerinden biri" yakıştırmasını yaparak, bir bakıma filmi küçümsemiş... "Sömürü sineması", genellikle çok başarılı olmayan film örnekleri ile doludur. Film, daha çok reklam ve kendini tanıtım maksadıyla, birşeyleri sömürerek isim yapar. Sömürülen, örneğin, ya bir yıldız sanatçıdır, ya özel efektlerdir, sekstir, şiddettir, romantizmdir, veya konudur. Konu olarak örnekler çok: köleler, siyahlar, Vietnam (şimdilerde körfez savaşı ve Irak), vs.. İşte "Mandingo" da köle temasını işleyen (ya da sömüren) bir film olarak algılanmıştır Quentin Tarantino tarafından. Günlüğün başlığını oluşturan "Out of Africa" için ise aynı küçümseyici yakıştırmayı kullanmak istemem. O filmi sevmiştim. Bu sadece benim hem yönetmen Sydney Pollack'ı, hem başroldeki Robert Redford ile Meryl Streep'i ve tabii ki Klaus Maria Brandauer'i sevmemden ileri gelmiyor. Filmin 1985 yılında 7 Oscar kazanmasından da ileri gelmiyor. Benim beğenim, bu filmle, Holywood'un geçmişe oranla Afrika temasına daha iyi bir hikaye anlatımıyla yönelmesinden kaynaklanıyor. Yine de, "Out of Africa"yı beyazların Afrika'nın keyfini çıkardıkları,  güzel manzara görüntüleri, çay partileri, atla gezmek, safari yapmak ve Mozart'ı dinlemekten öteye geçemeyen, Kenya'nın gerçek sahiplerinin yaşantısını anlatmak için ise yeterince çaba göstermeyen bir film olarak görenler de var.

                                                                          - - - - - - - - - - - - - - -

Afrika, geçmişte de, bugün de, genellikle "kara kıta" olarak etiketlenmiş ve filmlere de öyle yansımış. Çoğunlukla beyaz karakterlerin iyi, siyahların kötü olarak gösterildikleri senaryolar benimsenmiş. Son zamanlarda bu yaklaşımda biraz kıpırdanma ve daha gerçekçi gösterimlere doğru yönelme eğilimi dikkat çekmiyor değil. Örneğin "Hotel Rwanda" filmi bu açıdan başarılı görülen bir örneği oluşturuyor. Bu fasılı yazmaktaki asıl maksadıma geçmeden önce, bende iz bırakan, okuyucunun da, nesline göre, ya izlediği, ya da izlemesini tavsiye edeceğim birkaç Afrika teması işleyen filmin adını anmadan geçemeyeceğim. 1951 yapımlı "African Queen", Humphrey Bogart ve Katharine Hepburn'ü hafızalara kazıyan bir klasiktir. Bence, İngiliz ordusunun 1879'da Zulu'larla yaptığı savaşı konu alan 1964 yapımı "Zulu" da öyledir. Bu film, ünlü İngiliz aktör Michael Caine'in ilk başrol denemesi olduğu için ayrıca önem taşımaktadır. "Casablanca"yı bu kategoriye almıyorum. Her ne kadar Kuzey Afrika'da geçiyorsa da, konu ikinci dünya savaşını işlediğinden, siyah Afrika ile ilgili olmayan, ama güzel bir aşk filmidir. Clark Gable, Ava Gardner ve Grace Kelly'li "Mogambo"yu ise, aşk ve macera filmlerinden söz ederken anmamak mümkün değil. Öte yandan, yine macera veya gerilim tipi filmlere örnek vermek gerekirse, 1996 yapımı "The Ghost and the Darkness" da oldukça etkileyici ve sürükleyici bir film. Başrolleri Michael Douglas ve Val Kilmer paylaşıyorlar. Film, 1898 yılında Kenya'da Doğu Afrika Demiryolu'nun yapımı sırasında yaşanan gerçek bir hikayeden esinleniyor. (Kenya gezimi anlatırken Doğu Afrika Demiryolu'nun inşaatına ayrıca yer ayıracağımı burada şimdiden belirtmek isterim).

                                                                                  - - - - - - - - - - - - - - -                                                   

Bugün Hollywood daha eylemci bir sinema anlatımına yönelmeye başladığı halde, Afrika temasını işleyen filmlerde köklü bir değişiklik maalesef henüz görülmüyor. Yine beyaz aktörlerin başrolleri paylaşmaya devam ettikleri, Afrika'yı ve 0nun sorunlarını beyaz adamın gözüyle algılayan ve anlatan senaryoların revaçta olduğu filmler piyasaya çıkmaya devam ediyor. Değişim yavaş yavaş geliyor. 1997'de Steven Spielberg'in yapıtı "Amistad" kölelik konusunda yapılmış en güzel filmlerden biri. Alex Haley'in "Kökler" kitabından televizyon dizisi haline gelen Kunta Kinte'nin hikayesini ise daha önce zaten anmıştık. Apartheid konusunu işleyen "Cry Freedom" da hayli gişe hasılatı yaptı. Benim Afrika konusunda son yıllarda en etkileyici yapıtı olarak hafızama yer eden film ise "Blood Diamond" (Kanlı Elmas). Afrika'nın sorunlarını, ana temaya paralel arka planlar içinde vermekte olsa da, belki de en dikkatle işleyen filmlerden biri olmakla öne çıkıyor "Kanlı Elmas".  2006 yapımı olan bu filmde Leonardo di Caprio da en iyi oynadığı rollerden birindeydi. (Film beş dalda Oscar'a aday gösterildi. Leonardo bu filmdeki rolüyle en iyi aktör ödülüne aday oldu. Leonardo'nun daha önce "What's Eating Gilbert Grape" ve "Aviator" filmlerinde de Oscar adaylıkları vardı, ama bence "Blood Diamond" ile kendini aşmıştı. Şanssızlığı, 2007 yılı Oscar'larına aday olan ve "Blood Diamond" ile yarışıp dört Oscar kazanan "The Departed" filminin de o yıla denk gelmesiydi. Leonardo di Caprio, "The Departed"da da benzer bir rolde oynuyordu ama "Blood Diamond" filmindeki performansı daha iyiydi.) "Kanlı Elmas"ı bundan sonraki fasılda konu olarak ele almak istememin başlıca nedenlerinden biri Batı Afrika'nın temel sorunlarından bazılarını, köleliği, elmas kaçakçılığını ve beyaz adamın ikiyüzlülüğünü iyi işlemesidir. Siyaset sosyolojisi derslerinde dahi gösterilmeye değer bulduğum bu filmi, izleyicinin Afrika'nın belli başlı sorunları hakkında bilgi edinmesine gerçekten katkı sağlayan bir yapıt olarak gördüm. "Kanlı Elmas" ile birlikte Batı Afrika hakkındaki gözlemlerimi aktarmayı sona erdirebileceğimi, artık o daha çok sevdiğim, etkileyici bulduğum Doğu Afrika kıyılarına geri dönmeye imkan bulabileceğimi umuyorum. Bakalım. Sinema'da Afrika temaları bundan sonra da işlenmeye devam edecek. Umarım, Afrika'nın gerçek sorunları daha çok dile getirilir ve insanların bu konudaki bilinci artar.



Kayıt tarihi : 22.07.2009 - Toplam yorum : 2

Burada sözünü ettiğiniz filmler arasında görmüş olduklarım varsa da, sizin anlatımınızdan sonra bir kez daha seyretmek şart oldu.:) Hepsini kayda aldım ve en kısa zamanda "sizin gözünüzle" izlemeye çalışacağım. Değerlendirmeleriniz gerçekten rehber niteliğinde..:)
Kayıt tarihi : 23.07.2009 00:48:00 - Yorum sahibi: acemibilge

Aynen,Nerminin dediği gibi filmlerin hemen hepsini izledim ama birde sizin yorumunuzun ışığında izlemek şart oldu:)

Bu güzel  günlüğün devamını görmek beni çok mutlu eder ,emeğiniz için teşekkürler.

 

Sevgili Emelatam. Zaman ayırıp her üç bölüme de yorum yazmışsınız. Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Sevgili Acemibilge ve siz, ombasaran'ı da unutmayalım, bana güç verdiniz. Tabii ki bu günlük sizlerin okumanız ve desteğinizle yaşayacak. Teşekkür ederim.


Kayıt tarihi : 23.07.2009 09:34:00 - Yorum sahibi: emelatam


MandingoYeni yorum girAç/Kapa

Benim Afrika kıtasındaki ikinci durağım, Addis Ababa'yı ziyaretimden bir yıl sonra Senegal oldu. Önce Doğu Afrika'dan başlamış olduğuma sevinmiyor değilim. İleride Doğu Afrika'yı farklı kılan özelliklere ilişkin düşüncelerimi de ifade etmeyi planlıyorum. Ama Batı Afrika'nın yüzlerce yıllık acı, ıstırap ve kan dolu tarihini düşündüğünüzde, kuşkusuz bu kıtanın böylesine sömürülmüş, itilip kakılmış ve aşağılanmış bir konumda bırakılmasına tepkisiz kalamıyorsunuz. Senegal'i, islam kültürünün Batı Afrika'daki önemli ülkelerinden biri olarak tanıdım. İslam Konferansı Örgütü'nün belli başlı üyelerinden biri olması da bu özelliğinin doğal bir sonucu. Ancak, Senegal'i tarihi bir perspektif içinde incelediğinizde, bu bölgenin Senegal, Gambia, Mali ve Sudan birleşimi çerçevesinde neredeyse Ortadoğu'ya kadar uzanan ve vaktiyle Mali Federasyonu adı altındaki bir devlet yapılanmasına sahne olan bir coğrafyanın en batı ucu olduğunu anlıyorsunuz. 16. yüzyıldan itibaren en az 300 yıllık bir köle ticaretinin başlıca merkezi olarak Batı Afrika'nın insan kaynaklarının sömürülmesi ne kadar acı bir hafıza birikimi oluşturmuştur kimbilir...(Bunu birazdan yeniden ele alacağım.) Portekiz, Hollanda ve İngiltere tacirlerinin yıllarca sömürdükten sonra Fransızlara kaptırdığı Batı Afrika sahillerinde, tabii özellikle burada, Senegal'de, hakim sömürgeci kültürün Fransız kültürü olduğu daha başlangıçtan itibaren göze çarpıyor. Senegalliler güzel insanlar. Uzun boylu, düzgün fizikli, kadınları ve erkekleri hoş ve etkileyici bir ırk görüntüsü veriyorlar. Doğu Afrika'nın daha melez, çikolata renkli teninin yerini, Batı'da daha koyu, hatta Batı sahillerinde ekvatora daha yakın bölgeler ile Orta Afrika'da neredeyse kömür karası bir ten rengi alıyor. Senegal'lilerin bu ten renginin en güzel örneğini oluşturdukları söylenebilir. Afrika'nın Fransızca konuşan hemen hemen tüm uluslarında kulağa yansıyan o kendine özgü müzikalite ve aksan bir başka çekicilik veriyor. Senegal, Atlas Okyanusu'na bakıyor ve yeni kıtaya el sallıyor. Yeni kıta ise, yıllarca süren mücadeleden sonra nihayet Afrika kökenli bir yurttaşını Başkan seçebilmenin gururu ile adeta insanlık tarihinden özür dilerken, acaba Afrika'lılar başkan Obama'dan ne bekliyorlar? İlgi, ilgi, ilgi!!!

                                                                             --------------

Senegal'den edindiğim etkilenim ve izlenimlerimin başlığına neden "Mandingo" dediğimi Amerikan edebiyatı ve sinema severlerin kolayca anlayacağını tahmin ediyorum. Mandinka, ya da Mandingo, Batı Afrika'nın belli başlı etnik gruplarından biridir (Önemli bir ayrıntıyı hemen not etmekte fayda var: Mandingo, daha büyük ve Batı Afrika'nın belli başlı etnik gruplarının tümünün kökünü oluşturan, bir tür ana etni olan Mande'nin bir aşağı koludur. Yani, Oğuzların Kınık boyu nasıl Selçuklu'lar olmuşsa, 0nun gibi birşey...) Halen 11 milyon civarında nüfusa sahip oldukları sanılan Mandingolar, bugün Batı Afrika'da o kadar çok ülkeye yayılmışlardır ki, bunun kaçınılmaz sonucu olarak Gambia dışında bulundukları hiçbir ülkede de en büyük etnik grup haline gelememişlerdir. Gambia, Gine, Mali, Senegal, Gine Bissau, Sierra Leone, Fildişi Sahili (bunun Türkçe tercüme olduğunu, ülkenin resmi adının Kot d'ivuar olarak söylenmesi gerektiğini, yani yazılışı ile Cote d'Ivoire olduğunu özellikle vurgulamak isterim), Burkina Faso, Liberya, Nijer, Moritanya, hatta Çad'ın bazı bölgelerinde de yaşıyor Mandingo'lar... Mandingoların neredeyse yüzde 99'u müslüman. İşte 16. yüzyıldan itibaren başlayan köle ticaretinin sonucunda Mandingo halkının neredeyse üçte biri Amerika kıtasına köle olarak götürülmüş ve orada kalmış. Bugünkü Afrika kökenli ABD vatandaşı Amerika'lıların da önemli bir bölümü Mandingo kökenli. Amerikan edebiyatı siyah-beyaz temasını sıklıkla işlemiş, filmleri de bu konuyu ele almıştır. Birçok okuyucu, sonra bir Televizyon dizisi haline getirilen Alex Haley'nin "Kökler" adlı kitabının baş kahramanı Kunta Kinte'yi daha iyi hatırlayabilirler. Kunta Kinte Mandingo'dur. Haley de kendinin Kunta Kinte'nin soyundan geldiğini ileri sürmüştür. (Birçok tarihçi Haley'in bu iddiasını sonradan çürütmüştür.) Benim referans olarak aldığım eser ise, Kyle 0nstott'un 1957 yılında yazmış olduğu Mandingo isimli roman. Bu roman beyaz adam ile siyah köle kadın ve beyaz kadın ile siyah köle adam aralarındaki aşk, seks ilişkilerini konu alıyor. 1975 yılında ise Richard Fleischer adlı yönetmen senaryosu bu kitabı temel alan aynı isimli bir film yapıyor. "Mandingo"yu, yüzyıllar boyunca beyazın siyahı sömürüsüne bir gönderme, bir tepki anlamında seçerek, hem Senegal'e hem Mandingo'lara saygı tazelemek istedim.

                                                                               ---------------

Dakar havaalanı ile şehir merkezi arasındaki yolu, bir Afrika ülkesinde olmama rağmen, bir başkente, hele Senegal gibi Batı Afrika'nın nispeten ileri düzeydeki bir ülkesinin başkentine yakıştırabilmek için hayli zorlanmıştım. Yol kenarında kaldırım yoktu, insanlar trafik ile öylesine iç içe akıp gidiyordu. Şehir merkezi karışık, trafik sıkışıklığı ile haşır neşir olmuş bir halde ülkeye gelen yabancıyı karşılıyordu. Bu kente bir konferans için gelmiştim, ama bir ara vakit bulup timsah derisi çantaların, çeşitli hatıra eşyalarının satıldığı bir çarşıya gitme fırsatını yakalayabildim. Oldum olası İstanbul'un Kapalı Çarşı'sında gezinmekten hoşlanırım, renkli bir ortamdır. Ama 0nun atmosferine eş bir çarşı atmosferi dünyanın hiçbir köşesinde yoktur. Senegal'deki açık hava çarşısı da böyle, kendine özgü bir renkliliğe sahipti. Afrika'da içtiğim en ilginç meyve suyu olarak Guava'nın tadı hala damağımda (oysa vatanı Güney Amerika imiş!). Senegal'e bir kez daha gitmeliyim. Ama benim favorim doğu Afrika'ydı ve bundan sonraki hedefimi de o doğrultuya yönlendirmiştim. Yine de Mandingo'lar bundan böyle ABD'ye her gidişimde aklımda olacaklar. Bu bölümün başında hafıza konusuna değinmiş, yeniden bu konuya döneceğimi belirtmiştim. Mandingo'lar şifahi bir toplum. Öğrenme süreci geleneksel olarak hikayeler, şarkılar ve atasözleri ile sürüyor. Batı kültürünün etkisi de asgari düzeyde kalmış. Latin alfabesinde okur-yazarlık çok az. Arap alfabesini daha kolay okuyabiliyorlar. Ben tarihini, kültürünü, edebiyatını böyle şifahi şekilde izleyen halklara çok üzülüyorum. Mandingo'ları yazarak canlı tutanları da o nedenle beğeniyorum. Bölümün başlığının bir nedeni de buydu. Bugünlük bu kadar: Kunta Kinte'ye ve sömürüye başkaldıranların tümüne selam olsun.



Kayıt tarihi : 18.07.2009 - Toplam yorum : 2

Soluksuz okudum. Bir roman tadında, o kadar güzel anlatıyorsunuz ki, "Şimdiye kadar nerelerdeydiniz?" diye sormak istiyor insan..:) Sevgili Patara, bence siz bu anıları hemen bir kitaba dönüştürmeli ve daha büyük kitlelere ulaşmasını sağlamalısınız. Bu yazdıklarınızın henüz bir başlangıç olduğunu düşünürsek, yazılarınız sürdükçe kimbilir daha neler öğrenecek, gelecek hakkındaki planlarımızı ne hayallerle zenginleştireceğiz. Afrika yolcusu adayı olan ben, bu yazılarınızla birlikte "çekirge"lik dönemime girmiş bulunuyorum, bilginize..:)))

Teşekkürler sevgili dost. Siz böyle cesaret verdikçe bunların devamı gelecek, merak etmeyiniz.


Kayıt tarihi : 19.07.2009 09:40:00 - Yorum sahibi: acemibilge

Kyle 0nstott'un  Mandigo kitabını not aldım ,ilk DR ziyaretinde soracağım...

Umarım beğenirsiniz.


Kayıt tarihi : 23.07.2009 09:29:00 - Yorum sahibi: emelatam


Lucy ile dört milyon yıl gecikmiş buluşmaYeni yorum girAç/Kapa

Uçaktan indiğim zaman yüzüme çarpan ılık, benim için yeni, yepyeni bir havanın yarattığı duyguları anlatmak hayli güç. Addis Ababa havaalanındaki terminal binasının o farklı görüntüsü mü beni etkilemişti, yoksa ben ilk kez Afrika'ya ayak basmanın verdiği heyecanla her türlü etkilenmeye mi hazırdım, bilemiyorum. Hep duyduğum bir söz kulaklarımda çınladı: "Afrika'ya bir kez ayak basmaya görün! Virüs bulaşmış demektir!" Ben daha Afrika'ya yaptığım bu ilk yolculuğa çıkarken virüsle sarmaş dolaş olmak için kendimi hazırlamıştım adeta. Etyopya'yı Addis'e ayak basmadan önce tanımaya çalışmıştım. O ayırdedici kültür, tarihi birikim, farklı gelenek ve görenekler hep ilgimi çekmişti. Ama doğrusu bu kadar etkileneceğim hiç aklıma gelmemişti. Bir görüşe göre, insanlık tarihinin köklerinin bulunduğu ve günümüz insanlarının atalarının dünyaya yayılmaya ilk başladıkları noktadaydım. Kulaklarımda Verdi'nin “Aida” operasından aryalar da çınlıyor olabilirdi. Yoksa, bu duyduklarım benim Ağustos böceği diye bildiğim, ama Ocak ayında kendine özgü nağmeler tutturmuş olan yöreye özgü böcekler, kuşlar ve diğer subtropikal varlıkların sesleri miydi? O ilk gece, sabaha kadar uzaktan kulağıma gelen ilahi bana ninni gibi gelmiyor, uykumu getireceğine beni bu kültürün derinliklerine daha çok çekiyor, medeniyetler çatışmasının dini farklılıklarını ortadan kaldıran bir bütünlük içinde beni dinlerüstü bir platforma doğru taşıyor gibiydi. "Abyssinia'ya hoş geldin" dedim kendi kendime... Bir Abyssinian kedi bulabilir miydim burada acaba? “Lucy”nin bulunuşundan beri henüz sadece 34 yıl geçmişti. Ama Etyopya bu buluşla dünya antropoloji tarihinin gündeminde en önemli yere oturdu. İnsanlık tarihinin bulunan en eski “insan” nesli örneğine en yakın fosil olan "Australopithecus afarensis", nam-ı diğer “Lucy”, yoksa Queen of Sheba yani Saba Melikesi’nin de mi atasıydı? (Bildiğimiz en eski atalarımızı temsil eden bu fosil, “homo sapiens”in ve 0ndan önce iki ayaklı olarak bilinen “homo erectus”un öncülü olarak tarif edilmektedir. Öte yandan Saba Melikesi bir efsane gibi anlatılsa da, tarihte Afrika boynuzunun bu kesiminde, yani bugünkü Mısır, Etyopya, Eritre, Yemen ülkelerini kapsayan bir coğrafyada hüküm sürmüş bir krallığın kraliçesi olarak tanınmaktadır. Kur’anda da yeri olduğu bilinir. İslam dininde adı “Belkıs” olarak geçer.) Kim ne derse desin, bu topraklarda hep ünlü güzel kadınların hüküm sürdüğü bir gerçek olmalı. Saba Melikesi bir yana, Kleopatra’yı da bu vesileyle anmak gerekir. Benim inancım odur ki, “Lucy” de kendi çağının en ünlü ve güzel kadın hükümranı idi.      Etyopya'da insan kendini kesinlikle bambaşka bir kültürün içinde hissediyor. Sokaklarda yalınayak yürüyen insanlar, kaldırımsız dar yollar, ama şehir merkezi denen yerde oldukça gelişmiş yapılar birbirleriyle tezat oluşturuyorlar. Sheraton zincirinin en güzel otelinin Addis'te olduğunu öğrendiğim zaman gidip görmek istedim. Gerçekten kentin doğal dokusuyla bütünleşmiş bir mimari ve yapı stili etkileyici biçimde kendini kabul ettiriyordu. Akşam katıldığım bir davette başımı hangi yöne çevirsem bir başka Saba Melikesi ile, Kleopatra ile, “Lucy” ile karşı karşıya kaldığımı zannediyordum.      Addis'in deniz seviyesinden yaklaşık 2500 metre yüksekte olması ilk günlerde yabancıyı etkileyen bir faktör olarak hissediliyor. Ama zamanla alışıyor insan. Ekvatora yakınlıktan mıdır nedir, güneş hem daha yakıcı, hem daha dik, gölgeler daha kısa. Bu ülkede katarakt vak'alarının yüksek olduğunu öğrendiğimde göz doktoru olmadığıma ve buradaki hastalara yardımda bulunamadığıma üzüldüğümü itiraf etmeliyim. 2008 yılında gittiğim Etyopya'da caddelerde "yeni millenium'a hoş geldiniz!" yazılarıyla karşılaştığım zaman bunun bir ihmal olduğunu ve afişlerin sekiz yıldır yerlerinden kaldırılmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Ne gaf! Etyopya'da uygulanan ve Kıpti takviminden esinlenen takvimin bizim bildiğimiz Gregoryen takvime nazaran sekiz yıl geriden geldiğini, yılda 0nüç ay olduğunu, ayların 30'ar gün, ama 0niki ayın sonunda artan 5 veya 6 günün de 0nüçüncü ayı oluşturduğunu bu kültürü biraz daha yakından incelediğim zaman kavradım.      Afrika Birliği'nin merkezi Addis'te yerleşik. Etyopya'lılar bunu önemli bir prestij unsuru olarak görüyorlar, ama ilginçtir, kendilerini de pek Afrika'lı saymıyorlar. Daha doğrusu, Afrika bir yana, Etyopya bir yana. Tarih boyunca uzun süren bir işgal altında kalmamış bir ülke olmanın haklı gururunu yaşıyor ve taşıyorlar. Etyopya ile ilgili izlenimleri anlatırken, Türkiye’nin Afrika’da diplomatik ilişkiler kurarak Büyükelçilik açtığı ilk ülkenin Etyopya olduğunu irdelemeden geçmek istemedim. Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz üçüncü yılında, 1926’da Etyopya ile diplomatik ilişkiler kurulmuş olmasının ve kıtadaki ilk Büyükelçiliğimizin burada açılmasının ne kadar ileri görüşlü bir davranış olduğunu bugün çok daha iyi kavrıyorum. Bu biraz da Etyopya’nın kendine özgü tarihinden ve konumundan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Yine de, Etyopya ile ilk tarihi ilişkilerimizin Osmanlı İmparatorluğu’nun 1557 yılında Kızıldeniz’deki Massawa limanını alması ile başladığını not etmekte yarar var.       Etyopya’nın Afrika’nın önemli bir fay hattı olarak bilinen “Rift Valley” üzerindeki konumu da bu ülkeyi ilginç kılan özelliklerden biri şüphesiz. “Rift Valley”, dünyanın deniz seviyesinin altındaki en alçak bölümüdür. Etyopya’yı baştan sona kateden bu fay hattı, ya da çöküntü, aslında Lübnan’dan başlayıp Afrika’nın doğu kıyılarını izleyerek Mozambik’e kadar uzanan bir bölgedir. Lut Gölü’nü dünyanın deniz seviyesinin en altındaki yer olarak bilenler aslında bu gölün (Ölüdeniz olarak da bilinir) sözünü ettiğim Rift Vadisi’nin başlangıcını oluşturduğunu bilmeyebilirler. İşte bu vadi, Etyopya’yı da kesmekte, daha da güneye uzanarak devam etmektedir. Gezmek, ülkenin daha alçak bölgelerini olduğu kadar daha yüksek bölgelerini de görmek, şelalelerinde ıslanmak, Etyopya safarisinde çeşitli hayvanlarla haşır neşir olmak ve ülkenin doğasıyla iç içe yaşamak isterdim. Etyopya'dan ayrılırken Afrika virüsüne yakalanmış, bu kıtaya kesinlikle bir daha gelmeye karar vermiş bir ruh hali içinde olduğumu unutamıyorum. Dönüş yolunda Etyopya'dan Sudan'a geçişimizi, THY uçağının Hartum'a inip bir saat kadar eskal yapışını ve Sudan boyunca, daha sonra Mısır üzerinde Nil havzasını yukarıdan seyredişimi, bu ilk Afrika seyahatimin ayrıcalıklı anıları olarak not defterime düştüm. Lucy mi? Milyonlarca yıldır huzur içinde yattığı yere böylesine ilgi gösterdiğime mutlu olmuştur herhalde. 0nunla insanlık tarihinin ortak mirasçıları olduğumuzdan dolayı ayrı bir huzur duyuyorum.

 

 



Kayıt tarihi : 14.07.2009 - Toplam yorum : 3

Sevgili Patara, ne iyi yaptýnýz da bu güzel anýlarý bizimle paylaþtýnýz.:)  Yazdýklarýnýzý büyük bir keyif ve merakla okudum. Zaten bu sitede Türkçe'mizi bu kadar güzel kullanan, yazým kurallarýna bu kadar özen gösterip doðru yazan bir kaç kiþi içinde ilk sýradasýnýz.:) Öyle olunca yazýlanlarý okumak gerçekten de insana keyif veriyor. Hele bir de içerik burada olduðu gibi son derece ilgi uyandýran bir konu ise... Lucy'ye yýllar sonra sizin satýrlarýnýzda rastlamak ise benim için gerçekten çok heyecan verici oldu. Bilmediðim pek çok þeyi öðrenmiþ oldum burada anlattýklarýnýz sayesinde. . Bundan böyle anýlarýnýzý ilgiyle takip edeceðimden emin olabilirsiniz.:)

 

Sevgili acemibilge. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Bu destek ve aldığım güçle Afrika anılarımı sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.


Kayıt tarihi : 14.07.2009 16:10:00 - Yorum sahibi: acemibilge

Paylaþým için teþekkürler üstadým.  Keþke tüm günlükler bu kadar bilgilenmeye açýk olsa !

 

Aziz dostum, Değerli görüş ve desteğiniz için içten teşekkürlerimi sunarım. Devamı gelecek. Umarım beğeniniz sürer.


Kayıt tarihi : 17.07.2009 17:58:00 - Yorum sahibi: ombasaran

Wılbur Smıth hastası ben için geç keşfedilmiş bir günlük oldu ama olsun...takipteyim..:))

Aman efendim ne şeref! Sevgili Emelatam. Sizden yorum aldığıma çok memnun oldum. Demek ki günlüğüm gerçekten sitenin entellektüel şahsiyetlerinin ilgisini çekiyor. Wilbur Smith'e anılarımın Güney Afrika bölümünde değinirim diye düşünüyorum.


Kayıt tarihi : 23.07.2009 09:20:00 - Yorum sahibi: emelatam




Günlük yazmak için üye girişi yapmalısınız, üye girişi yapmak için buraya tıklayın.




Günlük nedir? | Günlüklerim | Yeni kayıt | Günlük ara

Kelime Cambazı
Kelime Cambazı
Toplam 0 yarışmacı
Kelime Hazinesi
Kelime Hazinesi
Toplam 0 yarışmacı
İkili Bilgi Yarışmaları
İkili Bilgi Yarışmaları
Toplam 0 yarışmacı
Bir günlük hediye (ücretsiz) seçkin üyelik için buraya tıklayın


Üye olan herkese
10 BONUS
Üye olmak için tıklayın
Tavsiye edenlere
10 BONUS
Tavsiye için tıklayın
Tıkla Hemen
Bonus Kazan

Bonus için tıklayın
İş ortaklığı | Web Master | Hakkımızda | Sık Sorulanlar | Bize Ulaşın
birmilyon.com bilgi merkezli bir sitedir, bilginin paylaşılması ve çoğaltılması ilkesine dayanarak,
birmilyon.com da yer alan hertürlü soru ve bilgi yarışması tamamen paylaşıma açıktır.
Seçkin üyelik | Bilgi yarışmaları | Kelime ve Zeka Yarışmaları | Günlük | Foto kulüp | Bir sorum var | Serbest kürsü
Normal üyelik | Bilgi yarışması | Çocuk yarışması | Soru gönder | Bir işlem | Bir kelime | Timsah avı
Kullanım Şartları | Güvenlik ve Gizlilik | birmilyon.com V8 turbo

Bilgi Yarışması

0,125